Kimse de bilmez o kadının en çok sabahları uyandığında güzel olduğunu. Kimse de bilmez söylediğinde aslında ne düşündüğünü. Gülerken nasıl sahtekarlık koktuğunu, kimse duymaz. Kimse anlamaz küskünlüklerinde nasıl kalp kırıklıkları olduğunu. Kimse mi bilmez?
Doğum günümde gökyüzüne çıktım ben. Tam tepeye. Kalbimin çarpıntısını duyamadım belki ordan. Yanımda kalbine inandığım belki tek dostum, Pelin. Doğum günleri anlamsızdır, en çok bu yakar insanı. İlk yalnızlığımın doğum gününde ablamın bir tabağa yaptığı muzlu bir pasta, gözümün önünde nasıl ağladığım, ona nasıl sarıldığım. Büyüyünce ilk bunu farkettim, kızdığında bile beni çok seven insanların olduğunu.
Kan bağları insanlara hep aynı şeyi hissettirmiyor ama. En çok kan bağım olan insanın yaşadığı şehirde yapayalnız kaldım ben. Belki şimdi bu yüzden, ben gerçek bir teyze olmak istiyorum Ahmet'e. Annesinin yarısı olmak istiyorum. Başı sıkıştığında bana gelsin, ben yanındayken, yakınındayken, biz aynı şehirdeyken o şehir ona sıcak olsun. Benim hissettiğim bu yoksunluğu o hiç hissetmesin. Benim dört teyzem varken yaşadığım ailesizliği, o tek teyzesiyle hiç hissetmesin. Hele başka yeğenlere olan davranışları görüp, içi hiç cız etmesin. Onun gerçek bir teyzesi olsun. Gerçek bir teyze olayım.
İlk hediyemi Elif gönderdi. Bana Tezer almış olması mı o kadını güzel kılıyor, sanmam. Elif bana çok benzeyen, ama olabildiğine ben olmayan bir kadın. Özgünlüğüne hayran kaldığım, düşünüş şeklini çok beğendiğim, blogun bana verdiği en güzel hediyelerden biri. Bana Tezer yollaması... O kitabı görünce beni hatırlaması...
Pelin'in beni mutlu görmek için elinden geleni yaptığını biliyorum. Bilmesem de, hiçbir şey yapmasa da bunu hissedebiliyorum. Gülümsemesi bile benden karşılık bekler gibi o gün. Emre'yle gelip de üflettiler bana mumları. O ikisi bana kan bağım olan insanlardan nasıl daha yakın, nasıl daha içten. Bazısı kuzenlerini kardeş gibi görür, benim arkadaş dahi olamadığım kuzenlerim yerine, kardeş olabildiğim arkadaşlarım. Benim can'larım.
Mustafa'yla konuştum, Pelin'in yanımda oluşunda kuvvet alarak, kendime doğum günü hediyesi niyetine. Onun elime verdiği kitabı, sıkı sıkı tuttum. İçindeki herşeyi bildiğim o kitabı, Alaaddin'i, Mustafanın elinden alıp, göğsüme bastırdım.
Ağbim, benim dünyalar güzeli ağbim, onun en güzel hediyesi, yengem. Evlerine çağırdıklarında beni gerçekten orada istediklerine emin olduğum, gördüğüm en güzel ailelerden biri. Yengemin bana Proust alması. Yengemin ikinci ablam olması. Yengemin samimiyeti. Yengemin, Elif, dediğinde, beni hissedebildiğini bilmem.
İzmit'e gittim çok sevdiğim o insanların evine. Sıcacıktı, sakindi evleri. İzmit de öyle. Sonra ben biraz baktım çevreye. Fotoğraflar çektim. Huzur doluydu herşey.
Ne kadar önemsiz birşey doğum günleri. Ama ne kadar meraklıyım biri çıksın, önemli yapsın o günü. Biri hatırlasın beni. Bu evde kendi sesimden başka ses olmadığını hatırlasın da, bir ses katsın bana. Biri annemin yanımda olmadığını bilsin de kocaman sarılsın bana. Babamın uzakta olduğunu bilsin de otoriter otoriter sevsin beni. "İyi ki doğdun" diyen seslerinin birbirine karıştığı o gün, annemle babamın yanında olmayı ne kadar istediğimi, hiç de özel bir şey söylenmeden, annemi kızdırmak, babama kahve yapmak istediğimi biri bilsin.
İyi dostlar biriktirdim, hepsi ailem oldu.* Onlar ne olduğumu anladıktan sonra beni olduğum gibi seven insanlar. Bu şehrin gürültüsüne karışıp bir zerrecik oluvermem her zaman iyi gelir bana. Çünkü bu şehirde yaşamaya başladım ben. Nefes almaya bu şehirde başladım. Şimdi nefesime nefesler eklendi. Bu şehirde var olduklarını bildiğim ve hiçbir tarafımdan tutmayı beceremeyen akrabalarım yerine, yalnızlığımın içinde bulduğum bu insanlar.
Ah, unutmadan, bugünleri ayrıca heyecanlı yapan, mutlulukların en güzellerini yaşatan, havalara uçuran, korkutan, kalbimi hop oturtup hop kaldırtan, renklerin en güzelleri sarılar ve lacivertler, FenerBahçe, büyük takım, ne kadar yorgun düşse de üzerine gelenlere yenilmeyen, FenerBahçe'm, aşkların en güzelisin. En güzel hediyler senin galibiyetlerin.
Godot, hala yok. Tek eksik o.