ya da Göçmüş Kediler Bahçesi

27.5.12

Camus - Büyüyen Taş

Nasıl söyleyeyim, başım çatlıyor. Bir an kendimi Uyuyan Adam'ın arasına Küçük Prens ayracını ve çok sevdiğim o eski siyah-beyaz fotoğrafı koyar halde buluyorum. Hepsini bir zarfın içine sıkıştırasım geliyor. Yetmiyor kalkıp büyük bir telaşla mektup yazmaya çalışıyorum. Sonra bir an geliyor durduruyorum kendimi, n'apıyorsun, diyorum kendime, n'apıyorsun, artık elinden birşey gelmez.

Ara Yayıncılık, 1991 Basımı
Başım çatlıyorken elime gelen kitaplardan biri bu kitap da. Evet ben gidip almıyorum onlar geliyor ellerime. Büyüyen Taş. Büyüyen Başağrısı ve Büyüyen Çaresizlik değil. Büyüyen Taş. Umutsuzluklarımı bir kenara bırakıp Jonas'ın ressamlık serüvenini okumaya başlıyorum. Camus çok heyecanlı ve hızlı anlatıyor bana kalırsa bu ressamın baş döndürücü yükselişini ki başım da dönüyor. Daha ilk öyküyü bitiremeden uyukluyorum. Hava karardıkça soğuyor da. Sokaktan gelen gürültülere perdelerin uçuşurken çıkarttığı sesler ekleniyor. Neden sonra devam ediyorum Jonas'ı okumaya. O yaşıyor, yaşıyor, yaşıyor. Sonra resim yapıyor hep. Sonra yapamıyor. Sonra onun bir talih yıldızı var. Tam da Camus'ye yakışır bir biçimde bizim ressam inanmış talih yıldızına. Birşeylerin hep olması gerektiği gibi olduğuna ve olması gerektiği gibi olan herşeyin kendisine iyi geceleğine.

Büyüyen Taş'ın ilk iki sayfasını kaç tekrarla okudum, bilmiyorum. Hava kararmaya ve ben sayfayı net görememeye başlamıştık. Sonra düşçü oluvermiştim bir an, bir sayfa okuyorsam beş sayfa hayal kuruyordum. Sağolsun çevirmen de pek yardım etmiyordu hani.

Sayfa 34. 
Bu sefer adamımız bir mühendis, gerisinde birşeyler bırakmış, trajik bir kaç olay sanırım. Kaçmış da dilini bilmeyen insanların çoğunlukta olduğu bir ülkeye, ırmağın su taşkınlıklarından onları kurtarmak için gelmiş. El üstünde tutuyorlar onu bu yüzden. Ama olay çok farklı bir mevzuya, eğer bana yardım edersen elli kilo taş taşıyacağım Yüce İsa, diye söz veren bir aşçıya geliyor. Sanırım, özetle:

Ama aşçı d'Arrast'ın elini tutuyordu hala. Bir duraksama geçirdi. Sonunda karar verdi:
-Ya sen, sen hiç söz vermedin mi?
-Bir kere verdim galiba.
-Fırtınada mı?
-Bir bakıma evet. Ve d'Arrast, sertçe elini sıyırdı. Ama tam geri dönüp gideceği sırada, aşçının şaşkın bakışıyla karşılaştı. Bir an duraksadı, sonra gülümsedi.
-Gerçi önemi yok ama sana söyleyebilirim. Biri benim yüzümden ölmek üzereydi. Sanırım yardım istedim.
-Bir şey adadın mı?
-Hayır. Adamak isterdim.
-Çok oldu mu?
-Buraya gelmezden kısa bir süre önce.
Aşçı iki eliyle sakalını sıvazladı. Gözleri ışıldıyordu.
-Kaptansın sen, dedi. Evim senindir. Hem sonra sanki kendin adamışsın gibi sözümü tutmama yardım edeceksin. Bunun, sana da yardımı dokunacak.
D'Arrast gülümsedi.
-Sanmıyorum.
-Çok gururlusun, Kaptan.
-Gururluydum, şimdi yalnızım. Peki söylesene bana, senin şu iyilik sever İsa'n hep karşılık verdi mi çağrılarına?
-Hayır, Kaptan, her zaman karşılık vermedi.
-Ee?

s.58
Camus'yü okumak bana her zaman iyi geliyor. Özellikle kendini her zaman belli edişine, buradayım bak, deyişine, oradasın evet, görebiliyorum, diyebilmeyi çok seviyorum.
Sonrası iyilikle güzellikler...

25.5.12

Oluk Oluk


Okulun son günü için evden çıkıyorum. Aklımda artık dördüncü sınıf olduğum var. Düşüncesi korkunç. Dört sene boyunca ne yaptığımı sorsalar afallarım. Düşünüyorum. Uluslararası İlişkiler lisansı yapıyorum ben. Herkesin kolaylıkla ahkam kesetiği siyasetle sözümona bilimsel bir ilişki kurmuşum. Tarihler hep kafamda. Rusya’yı, Çin’i, Amerika’yı biliyorum. Napolyon’u, Metternich’i, Talleyrand’ı, Aristotle’ı, Rousseau’yu, Marx’ı, teorileri, ekonomik modelleri, devletler hukukunu biliyorum. Biliyorum. Ama gitmeye hazır değilim. Kalan son sene gitmeye hazır olabilir miyim, diye düşünüyorum. Çin dersine giriyorum son kez. Çok bildiğini sananlardan biri dinle ilgili ahkam kesiyor, yine. Evrimle ilgili kısa bir muhabbet dönüyor. Sinirleniyorum. Benim burda ne işim var? N’oldu Elif, diyor C. Bi’şey yok, diyorum. Yemek yerken kusuyorum içimi. Haklısın ağbi, diyor sırıtarak.

Diğer derse girmeyip tavla oynuyoruz. Çay içiyoruz. C’yi iki kez yeniyorum. T’yi bir kez yeniyorum, bir kez yeniliyorum. Konuşuyoruz, konuşuyoruz, vakit geçiyor. Yağmur başlıyor hafiften. Aşağıdaki büfeye gidip birer çay içip simit yiyoruz. Yağmur hızını artırıyor. Biraz bekleyip kalkıyoruz. “Her cuma sırılsıklam olmaya alıştık.”

Durakta ayrılırken C., kendine dikkat et kuzen, diyor. Ben, beni aramazsan ağzına sçarım, diyorum. Pazartesi arayacak, öyle söylüyor. C. ve T. okulda geç bulduğum arkadaşlarım, varlıklarıyla mutlu olduklarım. Beni idare edenler ve benim idare ettiklerim. Çay ve sigara içtiklerim. Geç bulduklarım, bulduğuma mutlu olduklarım.

Otobüs geldiğinde üzerim ıslak. Çantam ıslak. Bir sonraki durakta inen genç adamın yerine oturup Bilge Karasu-Gece’yi çıkartıyorum. Yanımda oturanları farketmiş değilim o ana kadar. 24-25 yaşlarında bir çocuk var solumda, dinlediği müzikten saksafon sesleri geliyor kulağıma. Caz mı dinliyor, diyorum kendime, sonra telefonla konuşuyor, çıktım ben anne, gelmem belki Taksim’e geçiyorum, gibi şeyler söylüyor. Göz ucuyla bakıyorum ona. Sağımdakinin bir kadın olduğunuysa burnuma gelen çamaşırsuyu-deterjan kokularından sonra farkediyorum. Ona da aynı yavaşlıkla bakıyorum. Belki kendisinin olmayan bir evi temizlemiştir diye düşünüyorum. Elleri benimkilerden on kat daha değerli.

Otobüsten inerken hala yağmur yağıyor. Başlangıçta koşturduğumu hissediyorum. Neden, diyorum kendime.  Yağıyor işte. On dakikalık ev mesafesini on hatta onbeş dakikaya çıkartmalıyım. Saçlarım ıslanmalı, ıslanmalı ki hayal edebileyim.

Evin sokağına girdiğimde iyice yavaşlıyorum. Üzerime düşen her bir yağmur damlasını sayabilsem. Keşke bir yağmur damlası olup, beni farkeden birinin üzerine düşebilsem.

Merak ediyorum, o masallarda, ejderhaların dilleri hiç yanmıyor mu? 

21.5.12

İhtiyarlar Heyeti.


Yine bizbize kaldık. Ben ve ben evet. Zaten daha fazlası hiç olmadı. Bu anlamsız, sinir bozucu, iğrenç arayışın, Hülya Koçiğitli Ediz Hunlu  klasik tatsız bir Türk Filmi kıvamında sözümona mutlu bir sonla biteceğine çok inanmıştım. Gerizekalı mıyım? Pek tabii. Oysa Aylak Adam’ı okudum. B., C.’nin yanından, önünden, arkasından öylece giderken, gerizekalı C. -misal ben- ya yanlış kişinin ardından gitti, ya B.’yi farketmedi ya da yetişemedi. Gerizekalı. Bana kalırsa bu içsel mücadelenin temelinde bebekliğin oral döneminde yaşanan bazı sorunlar yatıyor. Dudaklarını ve ağızlarının içlerini kemiren ya da yiyen insanların sorunu o döneme dayanıyormuş, o dönem bende bi’ bokluk olmuş, belli. Kim bilir ne! Mayıs ayında bu sene toplam okuduğum kitap kadar kitap okudum neredeyse. Hele son bir haftadır, bütün boşluklarımı, bütün nefretlerimi, ve bastırmaya çalıştığım sevgimi içime gömüp usulca kitaplarıma gömülüyorum. Bugün yeni bir yöntem geliştirip bütün bulaşıkları elimde yıkadım, bir saat boyunca bulaşık yıkadım. Bazan ne kadar uğraşırsam uğraşayım içseslerimden uzaklaşamıyorum. Yusuf! Atılgan Yusuf! Ey! Domatesli makarna yaparken bile C.’nin en sevdiği yemeği sorduklarında verdiği cevap geliyor aklıma. Gerizekalı! Sonra arkadan çalan şarkılar, yemin ederim, iç dağlayan şarkılar hep. Telefonumun ekranında küçük bir kız çocuğu. Elinde yumoşu. Öyle bir gülümsemiş ki! Tıpki Ahmet’in telefonda duyduğum ağlama sesinin ağlamama sebep olması gibi, o fotoğrafa her baktığımda şarıl şarıl ağlıyorum. Kabul, bu aralar çok sulugözüm. O kadar içten ve sakin gülümsemeyi ne zaman bıraktım? Ne zaman bu kadar umutsuz oldum? Hava ne ara karardı? Ayrıca akşam ne yiyeceğiz, ne okuyacağız? Bunlar büyük sorunlar.

Zelig olmak istiyorum. Gerçekten. 

14.5.12

Ağlamak / Abdesti bozmaz mıydı be şeyhim?



DİKKAT ! KURGUDUR !

Bu içtiğim kaçıncı sigara bilmiyorum. İnsanlar gelip gidiyorlar. Hem koşuyorum hem gülüyorum. İçimdeki muhabbetleri kime anlatsam zarar ziyan o vakitler. Susma hakkımı kullanıyorum. İçim susmuyor: “Bak İbrahim, seviyorum anlıyor musun? Anlıyor musun? Bana bak! Bak bi’! Kül gibi. Seviyorum.” Karşımdaki en yakın arkadaşım. Evet o güzel olan. İçi de güzeldir bilmezsiniz. Öyle de samimidir. Bir sarılsam kimse yokken ağlayacağım. Yoo ama, burası hiç yeri değil. Sahi, bu yaktığım kaçıncı sigara bilmem. Midem de azdan hafiften bulanıyor. Neydi ona gönderdiğim şu öykü? Sevmiş miydi  İbrahim, sevmişti. Ya da beni sevmişti de benim diye sevmişti o öyküyü de. Kız mı varmış ne. Biri de “Senin beynini kuşa taksak” diyor, devamında gülmeler gırla. Ya da ben uyduruyorum. İçim susmuyor ki, canına yandığımın dünyası! “Bak  İbrahim, hani sen sevmiştin lan beni! Hani güzeldi gözlerim? Nerdesin şimdi bak burdayım, gözlerim de hala aynı? Göremiyor musun oğlum aynı işte!”. Basit sarı saçlı bir kadınla göz göze geliyoruz. Bizimkine el işareti yapıyorum: bu çay kap gel! demek. Bizim kültürde sigaranın yanında çay içilir ağalar! Kahve de güzel kokuyor doğru. Ne dedin? Çay bizim orda bir lira, kahve de bir buçuk mu ne. Zaten bizde çay içilecekse kimin parası varsa o çıkar. Bozuklukları da birinin önüne koyup omzuna iki hafif tokat atıp göz kırparız: genç adamsın lazım olur al şu on beş kuruşu! demek bu da. O güzel olan kız hariç diğerleriyle aramızdan su sızmaz değil. Ama inan olsun seviyorum diğer ikisini de. Tavla atarken idare ediyorlar beni nasıl sevmem! Güldürüyorlar bir de söyleniyorum okul bitsin çok ararsınız siz beni! diye. “O zaman benim içimde kıyametler kopuyordu, biraz da şaşkındım  İbrahim. Sen öyle kolayca sevdin de beni ben sevemedim işte n’olmuş?! Biraz zaman aldı benimki biraz gel-gitli oldu. Sineye çeksen bi’ yerinden mi eksilir? Sev ulan beni! Saçlarım da güzel. Biraz biçimsiz gülüyorum. Allah affetsin! Ama istemezsen gülmem bak. İstemezsen sigarayı da bırakırım neymiş!” İnsanların konuşacak ne çok şeyi var. Benim hep içimde. “Öff! S*ktir et şu aşk meşk işlerini!” diyor bizimki. Oğlum sen anlat dedin! diye çıkışmadıysam ne olayım! Haklıymış çocuk, diye ekliyor bir de. Ben de haksız demedim. “ İbrahim! Bak çok pişmanım! Anla biraz! Tövbe kapısı hiç kapanmaz benim inandığım dinde. Benim inandığım Allah merhametli olun! dememiş miydi? Sen hangi dine mensupsun mendebur! Hadi bak, yemin olsun üzmem seni. Tatlı tatlı bakıp, senden erken kalkıp kahvaltı hazırlarım. Elinin elimde olduğu o battaniyenin altında filmler izleriz kurban olduğum! Bir sabah namazına uyandırırsın beni. Orucu da birlikte açarız!  İbrahim! Dinlesene ulan!” İşleri varmış onların. Kalkıp gittiler. Benim neyime daha orada oturmak. Tutturdum otobüs yolunu. 18Ü geldi, bindim. Ama midem hala bulanır gibi hafif. Dondurma olsa yerdik bak bu serin havada. İçimdekileri de anlatırdım belki birine rahatlardım. Ama kimse yok. Kimse mi olmaz. Alt komşuya inip, hani ben yüksek sesle Ahmet Kaya dinlerken gelip beni uyarmıştınız, kızlarım ders çalışıyor demiştiniz, derim. Sonra içimi dökerim. Ayy yoook! Sizi de beklerim bizim evden deniz daha güzel görünüyor, sizinkinin bi’ esprisi yokmuş derim. Aman boşver. Zaten cadalozun teki o kadın. Hala ısrarla Cumhuriyet Gazetesi okuyor. İnanabiliyor musun? “Mektupların bunlar! Sen yazmadın mı lan bunları! Bak seviyormuşsun! Burda öyle yazıyor. ‘Se(si)ni Seviyorum’ yazmışsın! Yalan mı?  İbrahim bir ayda bir sevda biter mi? Bir ayda bir romanı zor devirirsin lan sen! Başka biri mi var yoksa? Herkes öyle söylüyor! Buldun mu birini bir ayda! Onu da sevdin mi doğru söyle! Ölümü öp doğru söyle öptün mü lan onu!!  İbrahim, öldüm, sevsene azıcık beni. Öyle derin derin olmasın varsın. Biraz sev.”
Çay demledim. Çubuk kraker de var, sigara da.
Haydi! 

10.5.12

"Korkar Oldum Düşlemekten"

 
 İnsan uyanmak istemediğinde çok erken uyanıyor sanırım. Salondaki koltuktan hiç kalkmadım bütün gün. Olduğum yer kötüymüş de daha iyi bir yer de yokmuş gibi. Öylece yattım. Akşam olmak üzereyken kuş sesleri gelmeye başladı balkondan. Bir umut. Hiçbir şey hiçbir zaman hiçbir şeyin sonu değil. Yalnızca başka birşeyleri farketmeye aracı. Ölmedikten sonra okunacak çok kitap var.

Bisikletli tişörtümü bilir misiniz, Pelin aldı onu bana. İlk andan beri çok sevdim. Sonra başka biri daha çok sevdi onu. Ben daha da çok sevdim böylece. İlk önce kalkıp onu kirliye attım. Temizlensin. Mis gibi koksun. Sonra yine sever belki birileri.

Elimdeki kitapların hangi birinden bahsedeyim. İki haftadır hiç mektup almıyorum. Bana neden mektup yazmıyorsunuz? Düşüncelerimle adım adım markette buldum kendimi, muz aldım, bir de süt. Muzlu süt kalp kırıklarına iyi geliyormuş.

Sonra, evet, itiraf etmem gerekir ki sigara da aldım. Anladım ki hiç bırakmayacağım ben onu. Onu bana bıraktıracak ışığı hiç göremeyeceğim. Gömüldüğüm yerlerden çıkmaya çalışmak yerine o yerleri biraz ışıklandırmam gerek. Hepsi bu. çünkü böylece çabalarımın boyuna olduğunu görmem. Belki güneş bi’ gün çukurlarım için doğar. Kim bilir…

İçimdeki sesleri bastırmaya çalıştıkça daha da bir yükseliyor sesleri. Salıver gitsin! der ya dert anlatılan arkadaşlar. Ben de öyle dedim kendime. Salıver gitsin.

Şimdi ev muz kokuyor. Sonra gökyüzünde öbek öbek bulutlar. Sonra çok güzel şarkılar var bu hayatta. Hem okunacak çok kitap… Haydi şimdi bi’ daha, en başa dönelim. Gel bak bir elimde gökyüzü var hala.... 

_DSC0197 by aylak kedi
_DSC0197, a photo by aylak kedi on Flickr.
_DSC0360 by aylak kedi
_DSC0360, a photo by aylak kedi on Flickr.

1.5.12

23 Yolu


Kimse de bilmez o kadının en çok sabahları uyandığında güzel olduğunu. Kimse de bilmez söylediğinde aslında ne düşündüğünü. Gülerken nasıl sahtekarlık koktuğunu, kimse duymaz. Kimse anlamaz küskünlüklerinde nasıl kalp kırıklıkları olduğunu. Kimse mi bilmez?

Doğum günümde gökyüzüne çıktım ben. Tam tepeye. Kalbimin çarpıntısını duyamadım belki ordan. Yanımda kalbine inandığım belki tek dostum, Pelin. Doğum günleri anlamsızdır, en çok bu yakar insanı. İlk yalnızlığımın doğum gününde ablamın bir tabağa yaptığı muzlu bir pasta, gözümün önünde nasıl ağladığım, ona nasıl sarıldığım. Büyüyünce ilk bunu farkettim, kızdığında bile beni çok seven insanların olduğunu.

Kan bağları insanlara hep aynı şeyi hissettirmiyor ama. En çok kan bağım olan insanın yaşadığı şehirde yapayalnız kaldım ben. Belki şimdi bu yüzden, ben gerçek bir teyze olmak istiyorum Ahmet'e. Annesinin yarısı olmak istiyorum. Başı sıkıştığında bana gelsin, ben yanındayken, yakınındayken, biz aynı şehirdeyken o şehir ona sıcak olsun. Benim hissettiğim bu yoksunluğu o hiç hissetmesin. Benim dört teyzem varken yaşadığım ailesizliği, o tek teyzesiyle hiç hissetmesin. Hele başka yeğenlere olan davranışları görüp, içi hiç cız etmesin. Onun gerçek bir teyzesi olsun. Gerçek bir teyze olayım.

İlk hediyemi Elif gönderdi. Bana Tezer almış olması mı o kadını güzel kılıyor, sanmam. Elif bana çok benzeyen, ama olabildiğine ben olmayan bir kadın. Özgünlüğüne hayran kaldığım, düşünüş şeklini çok beğendiğim, blogun bana verdiği en güzel hediyelerden biri. Bana Tezer yollaması... O kitabı görünce beni hatırlaması...

Pelin'in beni mutlu görmek için elinden geleni yaptığını biliyorum. Bilmesem de, hiçbir şey yapmasa da bunu hissedebiliyorum. Gülümsemesi bile benden karşılık bekler gibi o gün. Emre'yle gelip de üflettiler bana mumları. O ikisi bana kan bağım olan insanlardan nasıl daha yakın, nasıl daha içten. Bazısı kuzenlerini kardeş gibi görür, benim arkadaş dahi olamadığım kuzenlerim yerine, kardeş olabildiğim arkadaşlarım. Benim can'larım.

Mustafa'yla konuştum, Pelin'in yanımda oluşunda kuvvet alarak, kendime doğum günü hediyesi niyetine. Onun elime verdiği kitabı, sıkı sıkı tuttum. İçindeki herşeyi bildiğim o kitabı, Alaaddin'i, Mustafanın elinden alıp, göğsüme bastırdım.



Ağbim, benim dünyalar güzeli ağbim, onun en güzel hediyesi, yengem. Evlerine çağırdıklarında beni gerçekten orada istediklerine emin olduğum, gördüğüm en güzel ailelerden biri. Yengemin bana Proust alması. Yengemin ikinci ablam olması. Yengemin samimiyeti. Yengemin, Elif, dediğinde, beni hissedebildiğini bilmem.
İzmit'e gittim çok sevdiğim o insanların evine. Sıcacıktı, sakindi evleri. İzmit de öyle. Sonra ben biraz baktım çevreye. Fotoğraflar çektim. Huzur doluydu herşey.

Ne kadar önemsiz birşey doğum günleri. Ama ne kadar meraklıyım biri çıksın, önemli yapsın o günü. Biri hatırlasın beni. Bu evde kendi sesimden başka ses olmadığını hatırlasın da, bir ses katsın bana. Biri annemin yanımda olmadığını bilsin de kocaman sarılsın bana. Babamın uzakta olduğunu bilsin de otoriter otoriter sevsin beni. "İyi ki doğdun" diyen seslerinin birbirine karıştığı o gün, annemle babamın yanında olmayı ne kadar istediğimi, hiç de özel bir şey söylenmeden, annemi kızdırmak, babama kahve yapmak istediğimi biri bilsin.

İyi dostlar biriktirdim, hepsi ailem oldu.* Onlar ne olduğumu anladıktan sonra beni olduğum gibi seven insanlar. Bu şehrin gürültüsüne karışıp bir zerrecik oluvermem her zaman iyi gelir bana. Çünkü bu şehirde yaşamaya başladım ben. Nefes almaya bu şehirde başladım. Şimdi nefesime nefesler eklendi. Bu şehirde var olduklarını bildiğim ve hiçbir tarafımdan tutmayı beceremeyen akrabalarım yerine, yalnızlığımın içinde bulduğum bu insanlar.

Ah, unutmadan, bugünleri ayrıca heyecanlı yapan, mutlulukların en güzellerini yaşatan, havalara uçuran, korkutan, kalbimi hop oturtup hop kaldırtan, renklerin en güzelleri sarılar ve lacivertler, FenerBahçe, büyük takım, ne kadar yorgun düşse de üzerine gelenlere yenilmeyen, FenerBahçe'm, aşkların en güzelisin. En güzel hediyler senin galibiyetlerin.

Godot, hala yok. Tek eksik o.

23.4.12

"Korkma asker!"


Gökyüzünde uzunca kara bir bulut vardı sabah. Ağbime gösterdim, kendini yağmur bulutu sanıyor, diye güldüm. Gökyüzü açıktı ve ben onun beyazlığı değil de kara olmayı tercih etmiş bir bulut olduğunu düşünmeyi sevmiştim. Zeytinburnu'nda yangın çıkmış meğer, herhalde o dumanın gökyüzüne yerleşmiş haliydi bizim bulut, üzüldüm.

Sonra bugün 23 Nisan, artık çocuk değil miyim? Hayır ben çocuğum, yalnızca artık bayramlar kandıramıyor beni.  Biraz kafası bozuk bir çocuğum.

Gülten Akın sever misiniz? Ben sevmiştim Çocuğun Ölümü'nün son mısrasını bir mektup sayfasında okuduğumda, küçük, gerçek bir çocukken. Sonra... biliyorsunuz, kirlendi dünya.
alev sarısı rüyalar içindeyim
koymayan ellerimi gecelerden yana
pul pul dönüyor şekiller pul pul
şekiller... uçan uçana 
alışmak ister toprağa sükana
sallama beni sallama beşik
yavru kuşlar tomurcuklar için
buncağız mı sürer misafirlik 
esmer aydınlığında ağır
bir akşamüstünün gözlerim
meyveler almış rengini dudağımın
söyleyin söyleyin gülebilir miyim 
uyutmaz beni ninniler şimdi
ve gürültüler uyandırmaz
her şey sessiz
her şey dümdüz olsa ne gezer
saçlarım hala asi, hala yaramaz 
giderim gitmesine lakin
oyuncaklarım kimin olacak
beş vakit tuttuğu anneciğimin
kollarım kimin, parmaklarım kimin olacak
(Gülten Akın- Çocuğun Ölümü-1952)
Sonra güneş var gökyüzünde, odamı perdeler kapalıyken sarıya boyayan bir güneş. Öldürseler çıkmazdım yataktan ama ağbim geldi. Sevgiyle sarılan biri varsa evde, yatak batıyormuş insana. Sarılsın hep bana.

Kimin olduğunu bilmiyorum. Dumanlara saldı ruhumu. Aldı aldı, geri vermedi. Öldüm de nefeslere boğuldum. Yaktı. Güldüm. Hiç güzel bakan gözlerim de yoktu ki benim. Hep kapanayazan. Neyse ki bahçede yeşeren ağaca kuşlar konuyormuş. Martılar, kargalar, sonra kumrular, bir tane daha var, kocaman gagalı küçük bedenli, adını bilemedim. Ben kuşları tanımam. Kanatları yalnızca.

“Korkma asker
O bomba değil
Sadece kopmuş bir
Çocuğun kafatası.”
Dedi komutanı
Kahkahalarla güldüler
Cehennemin kapıları ardına kadar açıldı
Ve içeri buyur edildiler.
Burada ne gülünecek, ne de yaşanacak birşey var. Bana Yaradan'ı verin.

21.4.12

Barış Bıçakçı - Herkes Herkesle Dostmuş Gibi...

YERE ÇAKILANA KADAR KANATLARIMIN OLDUĞUNA İNANACAĞIM!(s.30)

Ne kadar çok insan girdi hayatıma Ankara'dan. Ne kadar küçük ne kadar yoğun bir kitap. Bir sürü insan gördüm. Hala sanki her köşe başından onlardan biri çıkacakmış da yine Ankara oluverecekmiş buralar gibi.

Aşk ile edebiyat arasında bir tercih yapmış ve kendisini seçmişti. (s.30)

Ankara'nın kafamı kurcalamaya başlaması bundan bir sene kadar öncesine dayanıyor esasında. Daha önce hiç bir an düşlememiştim İstanbul'dan uzakta. Ama o zamanlar Ankara girmeye başlamıştı bir yerlerinden tutup zihnime. Ankara'yla nasıl olur, bilmem ki... Bugün Ankara üzerine düşünmeme, o zamanları hatırlamama sebep olan yine aynı adam. Barış Bıçakçı. O zamanlar bir sinema salonunda annem babam ve ağbimle izlediğim filmde, Çetin'le Ender'le girmişti kafama o şehir. Aynı Çetin aynı Ender, diğer onca insanla birlikte bu kitapta yine çıktılar karşıma. Anladım ki bazı şehirler kendi kendine güzeldir, bazılarını ise insanlar güzel yapar. Ve bazılarını ilk bakışta seversiniz, bazılarınınsa içinde yaşamak gerekir.

Başlangıçta atlayışlarını geri dönüşler yapmak için yapıyor sandım Barış Bıçakçı'nın. Sonra o kadar kalabalık bir hal aldı ki insanlar bir baktım birini görünce diğerini unutuyormuşuz. Bir karakteri sevmeye, merak etmeye başladığım anda ondan koptuk. Bunu bilerek yaptığını sanıyorum Barış Bıçakçı'nın. (Sırf biz mutlu olmayalım diye, pis herif). Bu kitapla, bu incecik kitapla beni İstanbul'dan alıp Ankara'ya taşıdığını görmek saygı uyandırıyor kendisine. Çok klasik olacak ama bunu öyle tanıdık bir dille yapıyor ki samimiyetine şaşıyorum kitabın. Hiçbir çaba harcamadan bu kadar güzel olunabileceğini unutmuşum sanki. Küçücük kitabın akışına yetişmeye çalıştım durdum hep, kabul hep geride kaldım ben. Bir önceki insanı/insanları merak ederken ben, başka hikayelere geçmişti o. O yüzden de bitirmek zaman aldı bu küçük kitabı. Yapmak istediği tam da buymuş gibi, başladığı hikayeleri ben devam ettirdim bir müddet kafamda. Derin nefesler soktu bu kitaba. Harcamak istemedim öyle bir solukta. İçime soktuğu o insanları onun bıraktığı noktada bırakmak büyük haksızlık olurdu. Onları bir müddet daha yaşatmayı uygun gördüm. Aferin bana. İyi bir şey yaptım.*

Kimi zaman öyle geliyor ki, hayatım boyunca katı hale geçemedim ben, durmadan masaların, koltukların, sehpaların altına ve yetişkinlerin ayaklarının dibine çöken, bereket versin havadan ağır bir gaz olarak yaşadım bunca yılı. Yirmi altı yılı. Ve bu yirmi altı yıl boyunca tek bir şeyi istedim, tek bir şeyin peşinden koştum, koş dedim ruhuma, koş alçak, koş pislik, o da koştu... Karşıma çıkan herkesin, kadın erkek, çoluk çocuk, herkesin bana aşık olmasını istedim. İşte benim basit gerçeğim! Ama artık, içkili ve kalabalık bir akşam yemeği hayal ediyorum. Açık havada, çıplak ampullerin altında. Güzel şeyler yiyip içmişiz. .nefis bir yaz gecesi. Masada kalan son kişi ben olmak istiyorum. Eşlerin birlikte kalkmasını seyrediyorum sessizce. Sonra erkeklerden yemeğe yalnız gelmiş kadınları evlerine bırakmalarını rica ediyorum. Masada tek başıma kalmak istiyorum. Rüzgârla sallanan çıplak ampullerin altında. Ağustosböceklerini dinliyorum ve bir parça kuru ekmek atıyorum ağzıma. (s.110-111)

(Gamze'min doğum günü bugün. Konuştuklarım hiç iç açıcı değil bugün, düşündüklerim, gördüklerim de Bugünün en güzeli Gamze oldu. Onun sesini duymak, yıllar geçmesine rağmen hiçbir şey kaybetmemiş bir dostluk bulmak onun sesinde... En güzeli bu. Nasıl yapıyordu bilmiyorum, hiçbir şey söylemeden anlıyordu beni. Özlem doluyum biz'e.)
Suçum neydi, neden böyle oldu?